Monday, March 23, 2026

Kazananın-kaybedenin ötesinde...

 

ABD ve İsrail’in İran saldırısını değerlendirirken analistlerin çoğu aynı soruyu soruyor: İran mı kazanıyor, ABD mi? Bu soru yanlış değil ama analizi bir ikileme sıkıştırarak savaşın gerçek sorumlularını görmeyi zorlaştırıyor.

‘KARAKUTULAR’ 

Uluslararası ilişkilerin egemen paradigması “realizm”, ülkeleri birer “karakutu” olarak ele alır: İçine değil, dışarıya yansıyan güç kapasitesine, varsayılan çıkarlarına odaklanır. Oysa her ülkenin içinde çatışan çıkarlar, kazananlar, kaybedenler bulunur. İran’ı, ABD’yi veya İsrail’i birer bütünsel aktör (“karakutu”) olarak görürsek savaşın gerçeğini bütünüyle kavramakta zorlanırız.

(...)

 Ocak ayında güvenlik güçleri tarafından öldürülen protestocuların aileleri, şimdi kaçınılmaz olarak ulusal onura, tarihi mirasa sahip çıkarak saldırı altındaki totaliter rejimin etrafında safları sıklaştırıyorlar.

İsrail’de Netanyahu açısından savaş yalnızca stratejik değil, varoluşsal: Hakkındaki yolsuzluk davaları askıya alındı, hükümeti düşürecek bütçe oylaması ertelendi, erken seçim tehlikesi uzaklaştı.

(...)

  Bu sırada İsrail halkı, soykırımın sorumluluğunun ve savaşın altında belki de modern Yahudi tarihinin ikinci büyük travmasını yaşıyor.

BİR ACAYİP ZİNCİR 

ABD’de Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin başkanı Joe KentTrump’a sunduğu istifa mektubunda bu savaşın Amerikan çıkarlarına hizmet etmediğine, İran’ın yakın bir saldırı hazırlığında olmadığına ilişkin istihbarat değerlendirmelerini anımsatarak savaşı İsrail’in dayattığını ileri sürdü. Kent, son müzakerelerde anlaşmaya çok az kalmışken savaş kararının alınmasını, Trump’la Netanyahu arasındaki yakın ilişkiye dayandırdı.

(...)

Bazı analistler, Epstein dosyalarının yarısından azının, o da redakte edilmiş biçimde, kamuoyuyla paylaşıldığına, Trump’a ilişkin FBI ifade tutanaklarının ise hem kamuya açık hem de Kongre’nin erişimine sunulan kısmında büyük eksiklikler olduğuna işaret ediyorlar. İsrail istihbaratının Epstein ağıyla belgelenmiş bağlantıları, “Bu eksik dosyalar nerede olabilir” sorusunu akla getiriyor. Eğer bu dosyalar üzerinden Trump’a karşı kullanılabilecek bir “kaldıraç” varsa onu söze dökmek bile gerekmez. Ortak bir sessizlik, bazen en güçlü baskı aracı olabilir.

(...)

Özetle, bir ayaklanma riski altındaki molla-devrim muhafızları koalisyonu rejimi ve soykırım sorumlusu, yargı kaçkını Netanyahu’nun hayatta kalabilmek için bu savaşa ihtiyaçları vardı. Toprak genişlemesini dini bir emir olarak benimseyen küçük ama bir yerleşimci azınlıkla başlayan etki zincirinin ucundaki, başının üzerinde Epstein kılıcı sallanan Donald Trump da bu savaştan yararlanmayı umdu.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, March 19, 2026

İki imparatorluğun trajik yolculukları

 

Tarih, bazen bir trajediyi, yeni aktörlerle sahneler. Milyarder yatırımcı, yazar, Ray Dalio, Hürmüz Boğazı krizi ile İngiltere hegemonyasının tabutuna son çiviyi çakan Süveyş Krizi (1956) arasında bir paralellik kurmuş. ABD Hürmüz’ü kaybederse dolar egemenliğini de kaybedermiş. Bence çok daha kapsamlı bir analojiyi, Matthew Pheneger’in “The Iran War: America’s ‘Sicilian Expedition’?” (“İran Savaşı: Amerika’nın ‘Sicilya seferi’ mi?”Geopolitical Monitor, (12/03) başlıklı yazısı üzerinden düşünebiliriz.

HUBRİS VE NEMESİS

Atina, Peloponez savaşında tarafsız kalan Melos adasını kuşattı; (MÖ 416) itaat, haraç talep etti. Melyalılar adalet, özgürlük ilkelerine dayanarak tarafsızlıklarını korumak istediler. Atina Melya devletini yıktı; erkekleri öldürdü; kadınları köle olarak aldı. Tukidides’in “Güçlü yapacağını yapar, zayıf mecburen katlanır” ifadesi bu olaya dayanır. Bu “kolay” ama ahlaksız zafer Atina’da bir Hubris (zafer sarhoşluğu) yarattı. “İmkânsız” olan mümkün görünmeye başladı. Atina, patolojik bir demagog, narsist Alkibiades’in (Plutarch“insanları ... kendini durmaksızın adeta bir bukalemun gibi dönüştürerek etkilerdi. Bukalemun beyaza bürünemez ama o iyiyi de kötüyü de aynı anda benimserdi”) liderliğinde bu kez Sicilya adasının güçlü devleti Siraküza’yı hedef aldı. Sparta Siraküza’nın yardımına gelince Atina büyük bir yenilgi yaşadı. Siraküza Atina için Nemesis (haddini bildirme tanrısı) olmuştu. Bu sıradan bir yenilgi değildi. Siraküza’dan Atina hegemonyasının çöküşüne, şehir devletleri uygarlığının sonuna, imparatorluk uygarlıklarına (Makedonya, Roma) kadar uzanan bir nedensellikler zinciri kurulabilir.

Maduro Caracas’ta tutuklandığında Washington’da bir Hubris oluştu: “Güçlü yapacağını yapar zayıf mecburen katlanır.” Yıllarca süren yaptırımlar, muhalefeti tanıma oyunları, başarısız darbe girişimleri derken tek bir operasyonla, temiz, hızlı biçimde, bir “otoriter lider” zincire vurulmuştu. Ve Hubris, kendini imparator sanan, açgözlü adamın kulağına fısıldadı: Bibi haklı: İran da böyle düşer. Yeter ki sen rejimin kafasını uçur.

SİCİLYA OLARAK İRAN

Venezuela’nın aksine İran rejimi, 40 yıldır bu ana hazırlanıyordu, mozaik bir caydırıcılık mimarisi kurmuştu, cephaneleri doluydu: Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Irak ve Suriye’de milis ağları, belki de ABD ve Avrupa’da uyuyan hücreleri vardı.

(---)

Analojimize dönersek, şehir devletleri uygarlığı (Demokratik Atina, Totaliter Sparta, Siraküza...) yapısal krizini yaşarken, bu krize, Makedonya dışarıdan geldi, o uygarlığın tabutuna son çiviyi çaktı. Bugün kapitalist uygarlığın dışarısı yok! Dünyada tüm kültürleri asimile eden dönüştüren, meta üretimi ve birikim yasalarına tabi kılan tek bir uygarlık var: Kapitalist uygarlık. Bir yeni uygarlık doğacaksa, bu krizin enkazı içinden doğmak zorunda.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, March 16, 2026

'Savaşta devrim’

 


Dijital teknolojiler, siber ağlar daha 2000’lerin başında, “savaşta devrim” (Rumsfeld-Pentagon) kavramıyla savaş tarzını değiştirmeye başlamıştı. Algoritmaların devreye girmesiyle bu “devrim”, Ukrayna savaşında, Gazze soykırımında kendini gösterdi. En son olarak da ABD ve İsrail-İran savaşında yoğun olarak yapay zekâ kullanmaya başlayınca bu savaş tarzı çok daha karmaşık bir üst düzeye sıçrarken derin bir ahlaki uçuruma düştü.

Üretim araçlarının evrimi, üretim tarzlarının sergilediği biçimleri de etkiliyor. “Yıkma/öldürme araçlarının” evrimi (teknolojik-bilimsel gelişmeler), son olarak YZ, “savaş tarzını” sessizce ama köklü biçimde değiştiriyor.

(...)

HATA MI, AHLAKİ ÇÖKÜNTÜ MÜ?

İran’ın güneyinde bir ilçe olan Minap’ta bir kız ilkokulunu Amerikan füzeleri 45 dakika arayla iki kez vurdu, 175 kız öğrenci hayatını kaybetti. YZ destekli hedefleme veri tabanına ilişkin sistem güncellenmemiş ya da hedef yanlış sınıflandırılmış, bu feci fiyaskonun nedeni hâlâ tartışma konusu.

Bu felaketi bir hata olarak okumak olanaklı değil. Minap saldırısı, YZ’nin savaşa entegrasyonunun yapısal açmazının bir semptomu: Hedef doğrulama mekanizmaları zayıflatılmış, sivil zarar değerlendirme ekipleri küçültülmüş, onay süreçleri de bilgisayar hızına yaklaştığı için fiilen anlamsızlaştırılmış. İnsan denetimi teknik açıdan var olsa bile; bir komutan, YZ tarafından üretilmiş yüzlerce hedef seçeneğini dakikalar içinde değerlendirmek zorunda kaldığında, bu denetim artık hukuki bir formalite olmaktan öteye geçemiyor.

(...)

Bir sorun daha var: Savaşlar aynı zamanda YZ eğitimi, evrimi için zengin veri kaynağı, deney alanı sunuyor. YZ, “süper YZ” olmaya doğru, savaşlardan öğrenerek anlaşmazlıkları şiddet yoluyla giderme mantığını/ahlakını da edinerek evriliyor.

Bu alanın en deneyimli bilim insanlarından Eliezer Yudkowsky ve Nate Soares (Machine Intelligence Research Institute’in kurucuları) 2024’te “Eğer biri inşa ederse herkes ölecek” başlıklı bir kitap yazdılar. Kitapta betimlenen süreçler ve olasılıklar, gerçekten çok korkutucuydu ve çok büyük ilgi çekti, tartışma yarattı.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, March 12, 2026

‘III. dünya savaşı’ değil ama...

 

İran’a yönelik operasyon “Epic Fury”nin başlamasının üzerinden 11 gün geçti. ABD ve İsrail’in ortak hava harekâtı, Yüksek Rehber Hamaney’i ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun üst komuta kademesini hedef aldı. Tahran’ın saatler içinde verdiği yanıt ise yalnızca İsrail’i değil, dokuz ülkedeki ABD üslerini, Körfez ülkelerinin sivil altyapısını, balistik füzelerle, insansız hava araçlarıyla vurmaya başlamaktı. Hürmüz Boğazı da fiilen kapandı.

Üçüncü dünya savaşı tanımını kullanmak için henüz erken. Ancak Soğuk Savaş’tan bu yana hiçbir kriz, bu kadar çok sayıda ülkeyi,  büyük gücü aynı anda aynı savaş sahnesine çıkarmamıştı.


(...) 

Ekonomik gelişmeler de bir başka risk katmanı oluşturuyor. Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol trafiğinin yaklaşık yüzde 75 oranında düşmesi, 1970’lerden bu yana görülmemiş boyutta bir enerji şoku olasılığını gündeme getirdi. Petrolün varil fiyatı 150 dolara, Avrupa’da doğalgaz (1 kilowat  saat) 120 Avro’ya çıkabilir. Enflasyon, yakıt fiyatlarından başlayarak gıda, gübre ve petrokimyasal ürünlere, kara, deniz taşımacılığına bağlı malların fiyatlarına doğru yayılıyor.

(...) 

Siyasi dinamikler de ekonomik riskler kadar karmaşık. Trump, hem kendi seçmen tabanındaki savaş karşıtı eğilimlerle hem de Kasım 2026 ara seçimlerinde oy kaybetme riskiyle hesaplaşmak zorunda. MAGA’nın, Epstein dosyalarının hâlâ tamamen açıklanmamış olmasına ek, bu savaşın Amerika’nın değil İsrail’in çıkarlarına öncelik verdiğini, savaşa ilişkin ölü yaralı, bilgiler üzerinde, özellikle sosyal medyada ağır bir sansür uygulandığını düşünerek öfkelenmeye başladığı anlaşılıyor. MAGA’nın kanaat önderleri, kimi emekli komutanlar arasında, eğer ABD bu “amaçları belirsiz savaşı”, “Büyük İsrail” projesine uymayan biçimde bitirmek isterse Netanyahu’nun nükleer silah kullanmayı seçebileceğini düşünenlerin sayısı artıyor.

(...)

Tüm bu faktörler, bu krizin, salt askeri bir çatışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor. Birden fazla büyük gücün hesapları, birden fazla ekonomik kırılganlık ve birden fazla iç siyasi baskı, birbirine kilitlenmiş durumda. Herhangi bir halkadaki kopuş zincirleme sonuçlar doğurabilir. Bu şimdilik, III. dünya savaşı değil ama kıyısına kadar geldiğimizi söyleyebiliriz. 


Yazının tamamını okumak için tıklayıız


Monday, March 09, 2026

Savaşın bir başka boyutu

 

Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.

MESİHLER VE KEHANETLER 

Beyaz Saray’da, evanjelik-Hıristiyan din adamlarının Trump’ı kutsayan, adeta Mesih olarak yücelten ayini bu boyutun bir semptomu. 

(...)

Bu fanatikliğin, bir de Kudüs’te, Harem-i Şerif platformunun tam ortasında, altın kubbesiyle yüzyıllardır yükselen Kubbet-üs-Sahra’nın (Mescid-i Aksa) altında es-Sahra adıyla bilinen kutsal kaya gibi son derecede önemli bir simgesi var. Yahudiler dünyanın bu noktadan yaratıldığına, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek üzere buraya getirdiğine inanıyorlar. Burası, Hıristiyanlar için İsa’nın çarmıha gerildiği yerin hemen yanı başı; Müslümanlar için, Hz. Muhammed’in miracının başladığı kutsal mekân. Tek bir taş; üç dinin hafızasının kesişim noktası. İncil’e göre İsa bu taşın üzerindeki tapınakta vaaz vermiş, “Bu tapınak yıkılacak, taş üstünde taş kalmayacak” kehanetiyle, açıkça “Ben tapınağın kendisiyim” demiş. Bu tapınak Babil Kralı Nebukadnezar tarafından yıkılmış (MÖ 587). Sürgünden dönen Yahudiler tarafından MÖ 516’da aynı yerde II. Tapınak inşa edilmiş. MS 70’te Roma İmparatoru Titus, Yahudi isyanını bastırmak için Kudüs’ü kuşattı, tapınağı taş taş söktü. Böylece İsa’nın kehaneti gerçekleşmiş oluyordu.

III. TAPINAK VE İRTİDAT

Bu savaş o kutsal taşın kaderiyle de ilgili. Bu bağlamda, İsrail’de iki isim öne çıkıyor: Maliye Bakanı Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir.Knesset’teki 120 sandalyenin yalnızca 14’ünü elinde bulunduran bu iki isim, Netanyahu’nun koalisyonunu ayakta tutan kilit güç olarak İsrail hükümetini fiili yönlendiriyorlar. 

(...)


Bu ortamda İsrail Savunma Kuvvetleri’nde görev yapan bazı askerlerin, üniformalarında “III. Tapınak” sembolü apoletler takıyor olması da artık kimseyi şaşırtmıyor.

Halbuki, İsa “Ben tapınağın kendisiyim” derken aslında bir tapınağa gerek yok diyordu. Şimdi, Müslümanların en kutsal mekânlarından birini yıkarak üzerine bir III. Tapınak inşasını savunan kökten dinci Hıristiyanlar, mürtedikonumuna düşmüyorlar mı? (Tucker Carlson) 

(...)

Tamamınıokumak için tıklayınız



Thursday, March 05, 2026

Savaş üzerine ek notlar

 

Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara” değinmiştim.

Bugün, “Kimin işine yarıyor” sorusu üzerinden, savaşın coğrafyasının özelliklerine bakarak devam edeceğim.

ENERJİ 

Burası, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının, rafinerilerin, küresel enerji, ticaret yollarının, Hürmüz Boğazı, yılda yaklaşık 2 trilyon dolar değerinde metanın geçtiği Babül Mandep gibi kritik darboğazların coğrafyasıdır. Deniz yoluyla taşınan petrolünün yüzde 20-30’u, küresel LNG (doğalgaz) ticaretinin yüzde 20’si bu yollardan ve o darboğazlardan geçiyor. Bu geçişin hacminde, hızında yaşanan dalgalanmalar, küresel petrol, LNG fiyatlarını dalgalandırıyor. Savaşın etkisiyle bu stratejik su yolunda trafik yüzde 70-80 düşmüş durumda: Petrol, gaz fiyatları artmaya başladı. 

(...)

SİLAH 

ABD’nin, bu savaşa ilişkin doğrudan askeri harcamasının, şimdilik, 1.4 milyar ila 1.56 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Projeksiyonlar, harcamaların 40-95 milyar dolara ulaşabileceğini düşündürüyor. İsrail ise bu savaşın, düzenli savunma bütçesine ek olarak şu ana kadar yaklaşık 2.5 milyar dolara mal olduğunu açıkladı. Bu madalyonun öbür yüzünde, silah üreticileri var. (...)

TEKNOLOJİ 

İran çatışması, ABD’li yapay zekâ şirketleri için benzersiz ve son derece kârlı bir “canlı ateş laboratuvarı” sunuyor. Şirketler bu savaştan, operasyonel entegrasyonun, finansal kazançların yanı sıra gerçek savaş verileriyle modellerini eğitme olanağı elde ediyorlar. (...)

FİNANS: BEKLENMEDİK ETKİ 

Dubai’yi hedef alan saldırılar “vergi cenneti” modelinin temeli olan güvenlik algısına telafi edilemez bir zarar verdi. (...)


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, March 02, 2026

Savaş üzerine kimi notlar ve spekülasyonlar

 

İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”

Ben, pratikte, kimlerin hangi kültür içinde, hangi ideolojiyle, hangi ekonomik siyasi çıkarların hatta kaygıların etkileri altında, nasıl karar verdiğini düşünmeye, felaketlerin sorumluluğunu ete kemiğe büründürmeye çalışırım. Böyle bakınca hemen her zaman büyük felaketlerin, küçük adamların küçük hesaplarının sonucu olduğu; büyük trajik rolleri ise çoğu kez soytarıların oynadığı görülür. Peki: “Bu soytarılara bu olanağı nasıl bir sistem veriyor?”

GARİP BİR DURUM

“Soytarılara” gelmeden önce İran üzerine kısa bir not.

Rejimin karakterini biliyoruz, geçelim. İran yönetimi, İsrail’in nükleer güce sahip olduğunu biliyor, karşılığında, kendisi de nükleer kapasite geliştirmeye çalışıyor; emperyalist merkezlerin liderlikleri ise İran’ın nükleer silah eşiğine gelmesini kabul edilemez buluyor. 2015’te varılan anlaşma zemini, Trumpyönetiminin masadan kalkmasıyla çöktü; yaptırımlar yeniden devreye girdi. İran da Rusya ve Çin ilişkileri üzerinden bir manevra alanı açmaya yöneldi. Geçtiğimiz haziran ayında ABD ve İsrail’in hava saldırıları İran’ın nükleer altyapısını, bazı askeri tesislerini ciddi biçimde zayıflattı.

Suriye’de Esad rejimi de çökmüştü, Gazze’de soykırım Hamas’ı ağır bir baskı altına almış, Hizbullah’ın askeri kapasitesi aşınmıştı. İran artık bölgede vekâlet savaşları sürdürecek olanaklardan yoksundu. İçeride tekrarlayan isyanlar, rejimin meşruiyetinin ciddi biçimde aşındığını gösteriyordu. Kısacası İran yönetimi hem siyasal hem jeopolitik olarak savunmadaydı. ABD ile yeniden temas arayışları da bu zayıflığın işaretiydi. Bu tablo içinde son saldırıların zamanlaması, amacı soru işaretleri doğuruyor. Öyleyse gelin, trajedinin aktörlerine bakalım.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayın

Thursday, February 26, 2026

Yeryüzünde bir ‘cennet’: Afganistan

 


Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu durumda laikliği savunan bir imza kampanyasının soruşturma tehdidiyle karşılaşması, sorunun artık ilkesel değil rejimin karakterine ilişkin olduğunu gösteriyor. TBB, KESK, DİSK ve TMMOB’nin “Laiklik halklarımızın güvencesidir” başlıklı ortak açıklama yapmak zorunda kalması, anayasal norm ile siyasal pratik arasındaki çatışmanın sertliğini sergiliyor.

Tam bu sırada, Afganistan’da Taliban rejiminin yeni ceza düzenlemeleri uluslararası basında tartışılıyor. Türkiye’de kimi dini figürler o ülkeyi “yeryüzünde cennet” olarak sunabiliyor. Bu iki sahne yan yana konulduğunda, karşımıza yalnızca Afganistan’a değil; siyasal İslamın hukuk anlayışına ilişkin bir soru çıkıyor.

HUKUK MU, TEOKRATİK TAHAKKÜM MÜ? 

Taliban’ın inşa etmeye çalıştığı hukuk düzeni, aslında düzen filan değil, teokratik bir totalitarizmin normatif çerçevesidir. Bundan öte insanlığın kadim adalet anlayışından, öngörülebilirlik, eşitlik ve hak özneliği ilkesinden de yoksundur.

(...)

Bu tablo, modern hukuk düzeninden ziyade kast sistemine benzer bir statü hukukunu andırıyor. Toplum, fiilen dört kategoriye ayrılıyor (Ulema, seçkinler, orta sınıf bireyler ve “alt sınıf” 15. maddede köleler kavramı da geçiyor); yaptırım, bireysel sorumluluğa değil, dinsel-sosyal “itibar”a göre dağıtılıyor. Yoksula kırbaç, din âlimine nasihat... Bu, ilahi adalet söylemi altında egemen sınıfın (din âlimleri) dünyevi ayrıcalıklarının kurumsallaştırılmasıdır.

Kadınların kamusal varlığı, farklı inanç yorumları, muhalefet, hatta gündelik davranış biçimleri suç kategorisine alınmıştır. Dolayısıyla, genelde suç olan bireysel özgürlüklerdir. Nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Hazaralar, fiilen, aşamalı bir soykırım süreci içindedirler. Afganistan’ın “bir yeryüzü cenneti” olduğu iddiası, oradaki suç kavramını benimsemektedir.

VE TÜRKİYE 

Türkiye’de laikliği savunanların “azgın azınlık”, “İslam düşmanı” olarak nitelenmesiyle, Afganistan’daki teokrasi arasında bir paralellik bulmak, abartılı görülebilir ancak yönelimler arasındaki benzerlik göz ardı edilemez. Siyasal İslamcı söylemin dini tekelleştirmesi ve “Şeriatçı değilim diyen Müslüman değildir” türü dışlayıcı ifadeleri, dini çoğulculuğu tasfiye eden bir ideolojik çerçeveye işaret ediyor.


(...)

Afganistan bugün, bu sürecin radikalleşmiş biçimini, teokratik totalitarizmin, hukuk formu altında kurumsallaşmasını gösteren bir laboratuvardır:

Afganistan örneği, din adına kurulan statü hukukunun varacağı yeri, eşit yurttaşlıktan kul statüsüne, hak öznesinden itaat öznesine geçişin varacağı yeri gösteriyor. Laiklik bu geçişe karşı tarihsel bir frendir. Bugün, bu frenin değerini en iyi anlatan şey, Afganistan’da “cennet” diye pazarlanan bir teokratik totalitarizmdir.

Laiklik tartışması kültürel bir tercih ya da ideolojik bir hassasiyet değildir; rejimin niteliğine dair bir sorundur. Anayasal norm ile siyasal pratik arasında açılan büyük uçurum hukuk devletinin ortadan kaldırması sürecinin son aşamasına gelindiğini gösteriyor. 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız